Genel

Yanılsamanın Zincirlerinin Ötesinde: Marx ve Freud’la Karşılaşmam

Erich Fromm

Yabancılaşma ve Aktarım

Marx’ın yabancılaşma konseptini tartışırken, yabancılaşma fenomeni ve Freud’un en temel konseptlerinden biri olan aktarım fenomeni arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmek ilginç olabilir. Freud, psikanaliz uygulanan hastanın analiste aşık olma, analistten korkma veya analistten nefret etme eğilimlerini ve bunların pek de analistin kişiliğinin gerçekliğine dair olmadığını gözlemişti. Freud, hastanın annesine veya babasına olan çocuksu sevgi, korku veya nefret duygularını analiste aktardığını varsayarak, aktarım fenomenine teorik bir açıklama getirdiğine inanıyordu. “Aktarım” sırasında, Freud çıkarsadı ki, hastanın içindeki çocuk kendini analiste sanki analist annesi veya babasıymış gibi ilişkilendiriyordu. Şüphesiz ki, Freud’un aktarım fenomeni ile ilgili yorumlaması, içinde bir çok doğruyu barındırıyordu ve bu bir çok kanıtla da destekleniyordu. Yine de bu tam bir yorumlama olmaktan uzaktır. Yetişkin hasta bir çocuk değildir, ve hastanın içindeki çocuktan bahsetmek, veya çocuğun bilinçaltından bahsetmek, gerçeklerin kompleksliğine tepeden bakan bir dil kullanmaktır. Nevrotik, yetişkin hasta yabancılaşmış bir insandır, kendini güçlü hissetmez, korkmuş ve inhibedir, çünkü kendini  yaptığı şeylerin ve tecrübelerinin öznesi ve kaynağı olarak görmemektedir. Yabancılaşmış olduğu için nevrotiktir. Kendi içindeki boşluk ve yetersizlik hissinden kurtulmak için, sevgisini, zekasını, cesaretini vb. yansıtabileceği bir obje seçmektedir. Bu objeye kendini teslim ederek, kendi iç özelliklerine dokunabilmektedir; kendini güçlü, bilge, cesur ve güvende hissetmektedir. Bu objeyi kaybetmek, kendini kaybetme tehlikesi anlamına gelmektedir. Bu mekanizma, objeye idol gibi tapınma, bireyin yabancılaştığı gerçeğine dayanmaktadır, aktarımın merkezi dinamiğidir ve de aktarımın gücünü ve yoğunluğunu belirlemektedir. Daha az yabancılaşmış bir insan da bazı çocuksu tecrübelerini analiste yansıtabilir, ancak bu durumda daha az yoğun bir yansıtma olur. İdol arayışında ve ihtiyacında olan yabancılaşmış hasta, analisti bulur ve sıklıkla onu annesi ve babası ile ilgili özelliklerle donatır, yani çocukken tanıdığı en güçlü insanlarla. Dolayısıyla aktarımın yoğunluğu yabancılaşmasının sonucu, aktarımın içeriği ise çocuksu örüntülerle ilgilidir. Eklemeye gerek yoktur ki, aktarım fenomeni sadece analitik durum ile sınırlı değildir. Her türlü otorite figürünün idolleştirilmesinde, politik, dini veya sosyal, bu durum görülebilir. 

Aktarım psikopatolojideki yabancılaşmanın ifadesi olarak anlaşılabilecek tek fenomen değildir. Aslında, Fransızca alienef, İspanyolca alienado’nun psikotik anlamına gelen eski sözcükler olması ve İngilizce alienist kelimesinin delilere, tamamen yabancılaşmış kimselere, bakan doktor anlamına gelmesi de tesadüf değildir.  Yabancılaşma, kendiliğin hasta olması, modern insanın psikopatolojisinin çekirdeği olarak da düşünülebilir, hatta psikozdan daha az ilerlemiş durumlar için bile. Bazı klinik örnekler durumu açıklamaya yardımcı olabilir. En sık görülen ve aşikar olan yabancılaşma vakası belki de sahte “kara sevda(büyük aşk)”dır. Adamın biri kadının birine hevesli bir şekilde aşık ur; kadın bir süre karşılık verdikten sonra, etrafı şüphelerle sarılınca, ilişkiyi bitirir. Adam da intiharın eşiğine gelecek kadar depresyona girer. Hayatın anlamı kalmamıştır artık adama göre.Adam bilinçli bir şekilde durumu olanların sonucu olarak açıklar. Adam ilk kez gerçek aşkı yaşadığına, öyle ki bu kadınla ve sadece bu kadınla, aşkı ve mutluluğu tadabileceğine inanmaktadır. Eğer kadın onu terk ederse, benzer bir etkiyi adam üzerinde ortaya çıkarabilecek asla başka biri olamayacaktır. Adam öyle hissetmektedir ki, kadını kaybedince, adam da tek sevme şansını da kaybetmiştir. Dolayısıyla ölmek daha iyidir. Bunların hepsi adama ikna edinci görünse de, arkadaşları bazı sorular sorabilirler: Bu zamana kadar ortalama insandan daha az sevme kapasitesine sahip olan bu adam, neden şimdi tamamiyle aşık olmuştur ki aşık olduğu kadın olmadan yaşamaktansa ölmeyi tercih etmektedir? Bu kadar aşık olmasına rağmen neden aşık olduğu kadınınkilerle çelişen bazı ayrıcalıklar tanımakta, bazı taleplerden vazgeçmekte isteksiz görünmektedir? Neden kaybından söz ederken,  sadece kendinden ve kendine ne olduğundan bahsetmekte ve çok sevdiği kadının duygularına daha az ilgi göstermektedir? Eğer birisi mutsuz adamla bizzat konuşursa, uzun vadede, adamın tamamen boş hissettiğini , öyle boş ki kalbini kaybettiği kızla beraber kaybettiğini duyduğunda şaşırmasına gerek yoktur. Eğer adam kurduğu cümleyi anlayabilirse, girdiği çıkmazın bir tür yabancılaşma olduğunu da anlayabilir. Adam zaten etkin bir şekilde sevme, kendi egosunun sihirli çemberinden çıkıp bir başka insana uzanma,  onunla bir olma yetisine hiç sahip değildi. Sevmenin  ilüzyonunu yaşarken, yaptığı şey aşka olan özlemini kıza yansıtmak, onunla beraberken “aşkı” yaşadığını hissetmekti. Sadece aşka olan özlemiyle değil, hatta kendi canlılığıyla, mutluluğuyla vs. kızı sardıkça, daha da zavallılaşmakta, ve kızla ayrılınca daha da boş hissetmektedir. Adam aşkın ilüzyonunun altındaydı, ama aslında kadını bir idol, aşk tanrıçası haline getirmişti ve onunla beraber olunca aşkı yaşadığına inanmıştı. Kadında bir tepki oluşturmayı başarmış fakat kendi içindeki dilsizliği alt etmeyi başaramamıştı. Onu kaybetmek adamın düşündüğü gibi sevdiği insanı kaybetmek değil, potansiyel olarak birini sevebilecek insan olarak kendini kaybetmekti.

Beyond the Chains of Illusion: My Encounter with Marx and Freud: Continuum  Impacts Erich Fromm Continuum

Yanılsamanın Zincirlerinin Ötesinde: Marx ve Freud’la Karşılaşmam” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s