Adolesan

İngilizce yazarken ön ergen gibi hissediyorum. İki dilli değilim sonradan öğrendim bunu. Yukarıdaki mandalayı yazın çizmiştim. Bugün yazmaya dair “aşırı” bir içsel duygulanım ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. Belki de dedim ben yazılarımı bu kadar uzatmamalıyım düşünüp şiir haline getirmeliyim. Nöroçeşitlilik veya bipolarlık yaratıcılık mı efendim bipolar günü ableist mi şu mu bu mu derken ben ne zamandır kendimi bir grup aidiyeti ile tanımlıyor oldum diye düşündüm şimdi. Velev ki yaratıcılığım bipolardan geliyor velev ki bipolar travmadan geliyor velev ki yaratıcılık allah vergisidir veya ben kendim yaratıcıyım neyi değiştiriyor ki bunlar? Ben bipolar tanılı insanların temsilcisi değilim aslında kendimin temsilcisiyim. Temsili şifa da dağıtamayız kimseye diye düşünüyorum. Sembollerin manipülasyonu ile bir şey yapamam ben. Kendimi ortaya koymak ile ilgiliydi benim sıkıntım daima. Diyelim ki bipolar şair hastalığıdır ne olacak ya? Bu kadar ciddiyetle nasıl yaşıyorum ben merak konusu yani.

Mandalaya gelince kendimle ilgili şunu fark ettim geçen gün de yazmıştım. Jungçuluk benim için geride kaldı. Gölgenin yaratıcılığı bana yetmiyor. Gölgenin yaratıcılığı gökten izleyen tanrının güvenine sahiptir. Nietzsche’nin dediği tanrı içimizde aslında falan filan gibi şeyler de benim ilgimi çekmiyor aslında. Tanrı veya tanrıçalar bana göre insanlardır veya artık işte iki cinsiyetin ötesine geçmek için nasıl şeyler bulunduysa bilemem mitolojik drama meraklıları bakabilirler.

Tanrı ve tanrıçaların insanlar olması metafordan öteye gitmiyor benim için. Kutsal güce sahip olduğumuzu veya benim bunu kutsal bulduğumu göstermiyor. Demek istediğim şu. Yazın gerçekten tehlikede hissediyordum demek ki Jungçuluğa geri dönen eski bir çözüm yöntemini kullandım. Yani ışık için gölgeye bakmalıyız gibi oldu. Benim ışığa ihtiyacım yok aslında. Işımaya ihtiyacım var. Bu ışıma da artık her nasılsa kendimde bulduğum yaratıcılığı bir şekilde kullanmam ile ve ötekine uzanmam ile olabilir diye düşünüyorum.

Bugün şunu düşündüm mesela. Ne düşünüyorsun deriz karşımızdakine. Aslında ben bu soruyu sorguladım biraz. Düşünen şey ben değilim beynimdir. Ben beynim değilim. Tabi ki günlük konuşma dilinde ne düşünüyorsun deyince dur bakalım ben beynim değilim bu soru saçmadır demiyorum insanlara. Aklıma gelen şu oldu: Beynim zaten düşünme işini yapıyor. Ben bedenim olduğum kanısındayım artık. Tüm sistemler yani bedenimde beni canlı tutan şeylerin hepsi ben’im. Öteki insanların bunu böyle görüp görmemesi de çok önemli değil. Ruhmuş, zihinmiş, gestaltmış şuymuş buymuş onları kutsamak benim işim değil. Bir ben var bende benden içeri veya bir ben var bende bedenimden üstte altta ileride geride bunların hiçbiri yok bence. Bana göre bedenimiz olmayalım diye veya bedenimiz olmaktan dolayı çektiğimiz sıkıntıları çekmeyelim diye böyle şeyler uydurmuşuz, uymayanlara da marifetmiş gibi sen de bana uyacaksın demişiz.

Bana göre beyne 1500 gram et parçası demek ile vajinaya 250 gr am demek arasında aşağılayıcılık arasında fark da yok. Beden aşağılamanın farklı farklı incelikli yollarıdır bunlar. Tin de aynı şeyi yaptı. Ruhu felsefeye sokunca akıllı olmadınız. Kendi hapishanenizde çürüdünüz.

Nude Academy

psikoserum tarafından yayımlandı

Kocaeli Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik

Adolesan” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: