Gestalt Terapi

100 Önemli Nokta ve Teknik

Daven Mann

Şimdi ve burada

Gestalt terapide deneyimin şimdi ve buradaki anlarını merkeze alırız. Bu, deneyimin geçmişte kökleri olduğunu inkar etmek veya geleceğe dair umut ve korkuları yok saymak demek değildir, aksine bunlar da şimdi deneyimlenir. Durumlarını “neden” böyle algıladığını keşfetmek amaçlı kazı çalışmalarına girmek yerine, danışanın şu anki durumunda, “neyi”, “nasıl” algıladığına dair o anki deneyimine odaklanırız. İnanıyoruz ki; her bireyin ilgilendiği şekilleri, deneyim zemininden nasıl seçtiği ve bunları nasıl oluşturduğu ile ilgili şu andaki yüksek farkındalığı sayesinde gelişim mümkün olur. Gestalt’ın şimdi ve buradaya odaklanması, Perls’ün Freud’a terapiye arkeolojik yaklaşım getirdiği ile ilgili getirdiği eleştiriden doğdu. Perls, “şimdiden başka gerçeklik yoktur.” diye iddia etti ve gestalt terapinin diğer kurucuları ile işbirliği yaparak, neredeyse herkes geçmişe odaklanmışken şimdi ve buradalığa harika bir açıklama getirdi.

Sağlık zamanında en baskın ve en yararlı ihtiyaç seçenekler bolluğunun içinden meydana çıkar. Bu şekiller birbiri üstüne kayar, deneyim zemininden öne çıkar veya arkaya gider. Bu seçim süreci şu anda gerçekleşir ve, neyin seçildiği ve nasıl seçildiği gestalt terapistlerinin asıl ilgisini çeken şeylerdir. Şimdi ve buradalığın anbean farkındalığının keşfi için danışana olanak tanımak, danışana yaptığı seçimlerin motivasyonu hakkında düşünmek için bir platform sağlayabilir ve bu motivasyonun şimdi ve buradaki duruma uygunluğunu yeniden değerlendirmesi için fırsat sağlayabilir.

Şu andaki davranış, danışana tarihi geçmiş bir yaratıcı uyum nedeni ile geniş alanda problemler yaratan bir davranışı yansıtabilir. Terapi odasında nereye oturaacağı konusunda kararsızlık yaşayan danışan, kendi dünyasında “nerede olacağı” ile ilgili kararsızlıklar yaşayabilir, geçmiş deneyimleri yansıtan terapi ortamında gözlem altında da hissedebilir. Bu bakımdan gestalt terapi danışanın gündelik hayatının bir mikrokozmosu olarak görünebilir ve bu mikrokozmosun bir parçası terapistin şimdi ve burada tepkileri olacaktır.

Danışanın davranışını yorumlamak veya analiz etmek gestalt terapistinin görevi değildir, böyle yapmak anda olmaktan uzaklaşmak anlamına gelecektir. Gestalttaki terapötik görev kesinlikle anbean farkındalığa odaklanmaktır, geçmiş zaman dili ile konuşarak doğrudan ilişkiden kopma durumlarındaki incelikli yolları fark etmektir. Terapist ayrıca kendi kişiliğinin tüm etkisini terapiye getirmelidir ve ötekinin anda olmasıyla doğrudan karşılaşmaya, terapötik ilişki adına şimdi ve burada dili ile konuşmaya hazırlıklı olmalıdır. Fakat; terapistin, danışanın kendi üzerindeki etkisini danışana kendini açarak göstermeye hazırlıklı olması gerekiyorsa da, şimdi ve burada ilişkisi gereksiz kendini açmak için bir bahane değildir. Her türlü kendi açma terapötik ilişkiye hizmet etmek durumundadır.


Okuyucuyu, deneyimin farklı modlarında andaki deneyimin her an değişen doğasını gösterebileceğimi umduğum basit bir deneye davet etmek isterim. İdeal olarak, bu deneyi bir partnerle tamamlayın, bu mümkün değilse tek başına yapacak şekilde değiştirebilirsiniz fakat kişiler arası temas etkiyi artıracaktır. “Partnerinle yüz yüze oturun ve göz temasını korumaya çalışın. Çevren tarafından desteklenip desteklenmediğini kontrol et, destekleyici bir şekilde oturup oturmadığını ve nefes alışverişinin düzenli ve rahat olduğunu. Partnerinle dönüşümlü olarak şu üç cümleyi tamamlayın:

Görüyorum ki… Hissediyorum ki… Hayal ediyorum ki… Örneğin, görüyorum ki mavi gözlüsün, hissediyorum ki üzüntülüyüm, hayal ediyorum ki utanıyorsun. Partnerin de kendi deneyimini aynı şekilde paylaşsın. Ne diyeceğini zihninde önceden belirlemeye çalışıp çalışmadığını fark et, şimdi ve burada deneyiminden uzaklaşıp uzaklaşmadığını. Sözlerinin doğru olup olmadığına dikkat et. Görüyorum ki derken, gerçekten gördüğün bir şeyi paylaşıp paylaşmadığını kontrol et, hissediyorum ki dediğinde gerçekten hissettiğin bir duyguyu söyleyip söylemediğini kontrol et.”

Şimdi ve burada deneyimi ancak ve ancak değişim ve farkla karşılaştığımızda algılanabilir. Geçmişle ilgili bir zemin olmalıdır ki şimdiyi onun üstüne çerçevelendirebilelim ve olay bir anlam kazansın. Örneğin, soğuk bir kış günü dışarıya çıkmak için kapıyı açıyorum. Buz gibi havanın yüzüme çarpması şimdi ve burada deneyimlediğim şeydir ancak bu kapıyı açmadan önce hissettiğim sıcaklık yoksa anlam kazanmaz. Balıklar ıslak olduklarını bilmez!

Image

Süreç olarak benlik: benlemek (selfing)

“Süreç olarak benlik” aslında ne anlama geliyor? Ne anlama gelmediği ile başlamama izin verin. Benliğin bir çeşit sabit öz olarak derinliklerimde yaşayan bir varlık olduğu anlamına gelmiyor. Diğer terapiler ve felsefeler benliği ayrı bir yapı veya varoluş görseler de, gestaltın bakış açısında bu tür bir ayrışma yok.Gestaltta benliğin benim içimde ayrı olarak var olan bir şey olduğuna inanmıyoruz,çevreyle temas kurmam esnasında yaratılan bir süreç olduğuna inanıyoruz. Gestaltta “temas sınırı” dediğimiz yerde, ben’in bitip öteki’nin başladığı yerde, algılarımız aracılığı ile dünyamız ile temas kurarız. Benlik ben şekillerinin “arasındadır”.

Benliklerimiz, temas sınırlarımızda dünyamızla temas kurma eyleminde ortaya çıkan, sürekli devam eden, daima değişen dinamik bir süreçtir. “Biz kurduğumuz temasızdır. Dünya ile temas ettiğimiz zaman var oluruz.” Bu dinamik süreci daha iyi açıklamak için gestaltta “benlemek” terimini kullanırız. Ad yerine fiil kullanmak benliğin çevre ile ilişkide daimi bir akış şeklinde aktif bir süreç olduğunu yansıtıyor. Zamanda şu an durduğumuz duruma tepki olarak tarihimizin bilgisi ile yaratıcı bir uyumu her an sergilediğimiz daimi akış içinde sürekli benlemekteyiz.

Tepkilerimiz karşılaştığmız durumlara göre daima değişiyor. Eğer bu hipotezi kabul edersek herhangi bir sabit tanı veya kategorizasyonu kabul etmemiz saçma olur. “Narsisistik” bir danışanla yaptığımız çalışmayı içeren bir makaleyi cesur bir ifade ile bitirme ihtiyacı hissetmiştim, “bu çalışmada öğrendim ki narsisist diye bir şey yok.” Danışanımın öyküsü objeleştirildiği olaylara doluydu. Tanımlayıcı ifadeler kullanırken bireyi uzay ve zamanda sabitleyecek isimleri nasıl kullanacağımız noktasında duyarlı olmalıyız, aksi durum gestalt felsefesine uymaz. Yani, eğer daimi bir şekilde benliyorsak narsisist diye bir şey kesinlikle olamaz, sadece bazen durumlarına göre narsisistik şekilde davranan kişiler olur. Ben ve öteki ayrılamaz bir şekilde bağlı olduğu için, biri diğeri olmadan var olamaz. Hycner varoluştan bahsetmek yerine “karşılıklı varoluştan”tan bahsetmenin daha doğru olacağını öne sürüyor, zira hepimiz benlik algımızı oluştururken öteki ile ilişkilerimize bağlıyız.

Hycner “kaç farklı ilişkide isek o kadar farklı benliğimiz olduğunu” söylüyor. Ne kadar farklı ilişkisel durum varsa o kadar farklı varolma biçimi vardır. Örneğin hem arkadaşım hem iş arkadaşım olan, hem işte hem sosyal hayatta karşılaştığım biri var. İlişkimizin iki farklı ortamda farklı özellikleri var. Özünde aynı insanlarız fakat durum radikal bir şekilde farklı davranmamızı dayatıyor ve bu durumlarla kendimizi farklı şekillerde ilişkilendiriyoruz. Herhangi iki durum hiçbir zaman aynı olmadığından ilişkimiz sürekli değişiyor. “İlişki” terimini de açıklığa kavuşturmak isterim. Genelde “ilişki” dediğimizde insanları düşünürüz ama biraz daha geniş düşünelim ve nesneleri, ilgileri, eylemleri ve bu alanlarda değişen ilişkilerimizi de katalım. Önceden düzenli koşu yapardım ve “Koşmayı severim.” derdim çünkü bu çoğu zaman doğru olurdu. Eklem iltihabı geliştirdikten sonra bu durum kayda değer şekilde değişti. Fiziksel problemim gelişmeden önce bile koşu ile ilişkim daimi bir akış içindeydi, bazen açık bir sebebe tepki olarak, kas krampı veya kötü hava koşulları gibi, ve bazen çevremle bir süreç içinde olmam dışında görünür bir sebep olmadan. Gestaltta benliğe dair farklı görüşler ifade edilmiştir. Erving ve Miriam Polster “ben sınırları” dedikleri bir benlik kavramını tartıştılar, bence bu süreç olarak benlikten uzaklaşmak ve bireyci bir benlik görüşüne doğru gitmekti.

Benlikler Nüfusu adlı kitabında Erving Polster bu kavramı genişletti. Bu görüşler gestaltta daha çok kabul gören “geçici anla temas eden süreç” olarak benlik şekillerine uymaz. Yunan filozof Heraclitus’un dediği gibi “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.” Ve “değişim dışında hiçbir şey sabit kalmaz.”. Gestalt terapistin başaracağı en önemli kolaylaştıcı tutum, spontanlığın bozulduğu veya kesintiye uğradığı ve danışanın duruma ayak uyduramadığı benlik-fonksiyonunda sağlıklı bir spontanlığı yeniden oluşturma konusunda danışanla işbirliği yapabilmektir.

Bütüncüllük ve sağlığa doğru yönelme

Gestalt terapi bütüncül bir beden-odaklı psikoterapidir. Bu cümle üzerinde bir süre düşünmenizi istiyorum. “bütüncül beden-odaklı psikoterapi”yi okuyunca ilk aklınıza gelen tepkileri not alın. Şimdi kendinize şu soruları sorun: Zihni bedenden ayırıyor muyum? Ruhu dahil ediyor muyum? Bedeni durumumun bir uzantısı olarak görüyor muyum?Heidegger’in dünyada-olduğumuz dediği ve Batı’daki çoğumuza doğal gelen bütüncül yaklaşıma inanmıyorum. Dünyada-olduğumuz terimi çizgiyle yazılmıştır ki varoluşumuz ve dünyamız arasında ebedi bir bağlantılılığı göstersin.

Bu tür bir bütüncüllük ne zihni bedenden ayırır, ne ayrı ayrı içsel ve dışsal deneyimlerden bahseder ne de insanı çevresinden boşanmış olarak görür. Bütüncüllük kelimeden de anlaşılacağı üzere dünyayı birbiriyle bağlantılı tam bir bütün olarak görür. Bu felsefenin kurucusu Jan Smuts’un bütüncüllükle ilgili yüz yıl önceki çalışması daha sonra Perls tarafından yaratıcı sentez süreci olarak görülerek gestalta entegre edildi. Bütüncüllük felsefesi gestalt ile, bütünü statik varlıklar yerine, daimi bir akış içinde, sürekli olarak gelişen ve evrilen olarak görmesi bakımından uyumludur. “Evrenin evrimi, bu bütün olma aktivitesinin ve sürekli gelişiminin bir kaydından başka bir şey değildir.”

Gestaltın bütüncüllükle entegrasyonundan ortaya çıkan yaygın bir şiarı, bütünün parçaların toplamından fazlası ve bunlardan farklı olmasıdır. Sıklıkla yanlış anlaşılan bu deyim insanların tam organizmalar olmaları ile ilgili bütünlüğe ve insanların tüm çevreleri ile olan bütünlüğüne atıf yapar. Dolayısıyla gestalt terapi bir çok yaklaşımdan farklıdır, öyle ki psikolojik olayları kişiden ve tüm durumundan ayrı değerlendirmez. Gestalt gibi gerçek bir bütüncül yaklaşım, başta ne kadar ilgisiz görünse de, hiçbir ilgili boyutu atlamaz.

“Gestalt terapi tüm biyopsikososyal alanı , organizma/çevre de dahil olmak üzere önemli görür… Temel kuramda hiçbir ilgili boyut dışlanmaz.” “Bütün parçaların toplamından fazlasıdır” ifadesini düşünelim. Ailenizi ve arkadaşlarınızı düşünün, geçmişte ve şimdi, bu ilişkileri destek bakımından inceleyin. Bazıları destekleyici olabilir, bazıları olmaz hepsi de duruma göre değişebilir. Bir matematiksel hesap yapıp bu ilişkilerin hepsini puanlayabiliriz, destek seviyelerine göre eklemeler çıkarmalar yaparak, “destek puanına” ulaşabiliriz. Eğer böyle yaparsak bu ilişkilerin birbirine örülmüş halini kaçırırız, hepsi ayrı ayrı iplikler olurlar. Geri çekilip bu ipliklerin farklı zamanlarda nasıl birbirleri ile ilişki haline geçtiklerine bakmalıyız ki bu akışkan örüntülerin bir destek ağı oluşturduğunu görebilelim.

Gestalt terapistleri zihin ve bedenin somatik bütünlüğünü, bireyin durumu ile durumuna etki eden tüm durumların birlikteliğini içeren bütüncül bir perspektifi benimserler. Bütüncüllüğün gözlenebilir tecellilerine, danışanın hareketine vücut diline, sesini nasıl kullandığına, nefesine, etrafını nasıl doldurduğuna ve terapi odasındaki mikrokozmozda kendini gösteren dünyaya kendini nasıl kattığına bakarız. Gestalt terapinin felsefesinin içinde danışanın temel olarak sağlığa doğru eğilimli olduğuna dair inanç vardır. Dünyada-olmalarıyla ilgili farkındalıklarını arttırarak, muhtemelen tarihi geçmiş yaratıcı uyumların altına gizlenmiş cevapların ardındaki potansiyeli keşfetmelerine yardımcı oluruz. Organizmanın çevresini en iyi şekilde düzenlemesi için, içinde gömülü bir bilgeliğe sahip olduğuna inanırız. Organizmik öz-düzenleme süreci yaklaşımın temel inancıdır.

“..insanlar parçalara ayrıldılar ve bu parçaların bir daha parçalanarak analiz edilmesinin bir faydası yok. Gestalt terapide yapmak istediğimiz ayrışan ve sahiplenilmeyen benlik parçalarını birleştirerek kişiyi tekrar bir bütün haline getirmektir.” (F. Perls, 1973)

Image

Temas sınırı ile ilgili uzun uzun şeyler anlatmış da önemli bulduğum kısmı şu: Temas sınırı iki ülkeyi birbirinden ayıran harita sınırı gibi değildir, kumsalda denize de kuma da dahil olan deniz kıyısı gibidir. İkisinin birleşimi ile ancak oluşabilen bir sınırdır.

İçe alma (introjection)

Seni kendinden başka herkes yapmak için gece gündüz elinden geleni yapan bir dünyadaki en zor savaş kendin olmaktır. (e.e. cummings)

İçe alma süreci basit terimlerle şu şekilde anlatılabilir: çevrenin mesajlarını bütün halinde yutmak. Bu süreç Perls’ün dişli saldırganlığın gelişimine ilgisinden doğdu. Bebek diş çıkardığı zaman çiğnemek sureti ile vücuda neyin alınacağı ile ilgili seçenekler artar. Buna rağmen çevrenin bu ayrıştırma becerisinin artışına destek olması gerekir, eğer bakım veren tarafından zorla yedirilme durumu olursa seçim süreci kesintiye uğrar ve bebek ayrım yapmadan ne verilirse almayı öğrenebilir. Bu tür bir süreç fiziksel beslenme ile sınırlı değildir, aldığımız bilgi ve mesajları “çiğneme” derecemiz dünyada nasıl var olduğumuzu yansıtır.

İçe almada kişi bir tutumu, davranışı veya varoluş biçimini sorgusuz kabul eder ve sonucunda –meli, -malı ve benzeri katılıklardan oluşan içsel bir kurallar kitabı inşa eder. Bu tür mesajlar her yerdedir: yetişmemizde, okul eğitimimizde, dinimizde ve kültürümüzde. Yürüdüğümüz zeminde ve soluduğumuz havada. Tanıdıklarımız tarafından söylenen “Erkekler ağlamaz!”, “Sinirlenme!” gibi gerçek cümlelerden veya ozmoza benzer bir süreçle oluşmuş olabilirler. İçe alınan malzemeye tepki veren kişi, genelde farkında olmadan, içselleştirilmiş kurallara uyma konusunda güçlü bir baskı hisseder ve benzer şekilde bu kuralları delerse de rahatsızlık hisseder. Bizim çalışmamızda unutmamamız gereken bu sürecin esasında güvenliği veya kabul edilmeyi sağlayan ve çevreye o günün koşullarındaki en iyi yaratıcı uyum olan gelişimsel bir manevra olduğudur.

Böylece danışanın yaratıcı dehası karşımızdadır, enerji kısıtlamaya dönük kullanılıyor olabilir ama bu, bireyin yaratıcı potansiyelini de gösteren bir enerjidir de. İçe alma kendi başına ne olumlu ne de olumsuzdur. İçe alma öğrenme sürecinin bir parçasıdır, ne öğrendiğimizi gözden geçirme ihtiyacı duyabiliriz ama öncelikle, öğrenmenin önce bütünü yutup daha sonra sindirmek anlamına gelebileceğini kavramalıyız. Karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa bakma kuralının içe alma ile öğrenilip öğrenilmemesinin bir önemi yoktur. İçe alınanlar önemli sosyal kuralları içselleştirmemize ve farklı toplumsal sistemlerde işlevsel davranmamıza yararlar.

Deneyimsel egzersiz “Çocukluğunuzu düşünün. Hangi mesajlar gündelik hayatınızın bir parçasıydı? Bedeniniz, dürüstlüğünüz, ahlakınız, cinselliğiniz hakkında hangi mesajları aldınız? Şimdi bu eski emirlerin hangilerini hala taşıdığınızı düşünün. Hepsini özgür bir yetişkin olarak seçtiniz mi yoksa hala bunlara göre sorgulamadan yaşadığınız kurallar var mı?” İçe alma stereotip oluşturmada genellikle farkında olmadan meydana gelir. Reklam endüstrisi bunun “iyi” bir örneği olabilir. “Erkekler güçlü olmalı, kadınlar pasif olmalı, erkekler bira içmeli, kadınlar makyaj yapmalı, erkek ve kadınların vücutları mükemmel olmalı.” Sizi temin ederim ki son çıkan telefona da gerçekten ihtiyacınız var!

Birçok problem bireyin dünyada nasıl var olması gerektiği ile ilgili sorgulanmamış inançlarından köken alır. Kişi hayatını bu reçete ile yaşar, sonra bu reçeteyi kendine yazar ve yeni nesil için reçeteyi tekrar yazar. İçe alınan bir inanç bir çok düzenlemeyi taşıyabilir veya aksi yönde bir çok düzenleme içe alınan inancın korunması için yapılandırılabilir. Benlik algısının yokluğunu alışkanlık olarak içe alan bireyler sonuç olarak ne yapmaları gerektiğini, nasıl davranmaları gerektiğine dair tetikte olurlar. Aşağıda içe alınan inançlar sisteminin nasıl birbirini desteklediğini gösteren bir örnek verdim:

Olgu örneği

Susan seanslarda ne zaman bir duygu temasında bulunsa iyi olup olmadığıma bakma alışkanlığı geliştirmişti. Onun nasıl biri olmasını istediğimle ilgili hayaline adapte olmuştu. Ortaya çıkardık ki bu davranışı eski bir içe almaya tepki olarak oluşmuş; “Kendin olma, benim istediğim gibi ol.” Bu inanç erken çocukluktan beri taşınan başka güçlü bir içe alma ile destekleniyordu: sevilemez olduğu inancıyla. İstenmeyen bir gebelikten dünyaya gelmişti ve çocuk olarak da istenmemişti, annesi ona kürtaj olmak istediğini söylemişti. Susan böylece bir dereceye kadar sevgi ve kabul görebilmek için kendini adapte etmesi gerektiğine inanmıştı. Bu inançlara uygun yaşamak amacıyla, Susan kendinde bazı parçaları ayırmış ve bu parçaları sahiplenmeyi reddetmişti. Sonuç olarak, asla tam olarak kendisi olduğu için sevilmemişti. “Sinirlenme!” ve “Sorun çıkarma!” şeklindeki ikincil içe almalara meydan okuyarak keşfetti ki sorgulamaya izin vardır ve değişim mümkündür.

Gestaltın erken etkilerine dönersek, içe alma ile bağlantılı olan keşif Freud tarafından yapılmıştı: İnsanlar olarak temel inançlarımızla uyumsuz olan bilgi ve olayları içe almakta zorlanırız. Hangi bilgiyi sindireceğimize, hangisini bozacağımıza, unutacağımıza veya temel inançlara göre reddedeceğimize dair yaratıcı seçicilik yeteneğine sahibiz. Katı bir ilişkisel zemin oluşturmadan önce bu inançları erkenden sorgulayın, yoksa kendilerini kıyasıya savunma eğiliminde olurlar.

Image

Çeviri: Engin Özçiçek

Image