BİREY MERKEZLİ TERAPİ

100 ÖNEMLİ NOKTA VE TEKNİK

Paul Wilkins

“Birey merkezli yaklaşım” sadece psikolojik danışma veya psikoterapi (Birey merkezli terapistler ikisi arasında bir ayrım yapmazlar.) yapmanın bir yolu değildir, bir ilişkide olma tarzıdır, öyle bir ilişki ki başka bir bireyle, bir grupla, bir ulusla hatta gezegenle bile olabilir. Birey merkezli terapi Carl Rogers ve arkadaşları tarafından 1940larda geliştirildi. Başlangıçta Rogers’ın niyeti döneminin baskın yaklaşımları olan psikodinamik,davranışçı ve psikiyatriye aynı zamanda bu yaklaşımların içinde bulunduğu tıbbi modele radikal bir alternatif sunmaktı.

***

Ek olarak, terapötik değişim için gerekli ve yeterli koşullarla ilgili sözlerinde, Rogers 6 koşul tanımladı ve iddia etti ki, bu koşullar varsa, terapistin kuramsal yaklaşımından bağımsız olarak, ister klasik psikanaliz veya modern versiyonları, ister Adleryen veya herhangi bir yaklaşım olsun, olumlu değişim olacaktır. Böylece Rogers birey merkezli terapiyi tanımlamıyordu, psikoterapi ile ilgili bütünsel bir ifade ortaya koyuyordu.

***

Rogers (1957) açıkça ifade eder ki psikoterapi özel bir ilişki tarzı değildir. Koşullar bir çok başka ilişki biçimlerinde de ortaya çıkabilir. Örtük olarak bu ilişkiler de terapötik değişimi tetikleyebilir. Burada psikoterapi ve psikiyatri ile ilgili radikal bir meydan okuma yatar. Bu meydan okuma güç ve gücün nasıl kullanılacağı ile ilgilidir. Birey merkezli terapinin teori ve pratiğinde, danışanda doğuştan gelen ve gelişimi, yapıcı kişilik değişimini, potansiyele ulaşmayı vb. sağlayan tek bir eğilimden bahsedilir: Kendini gerçekleştirme eğilimi. Bu eğilimle ilgili, Rogers şunları yazmıştır:

“İnsan türü temel bir eğilim ve çabaya sahiptir: deneyim yaşayan organizmayı gerçekleştirme, koruma ve geliştirme eğilimi.”

Buna rağmen Rogers’ın sonraki yazılarında kendini gerçekleştirme eğilimi insan türüne özgü bir eğilim olarak değil, karmaşık yaşam formlarında sıklıkla var olan bir eğilim olarak düşünülmüştür.”

***

Birey merkezli teoride, kendini gerçekleştirme eğilimi gelişim ve davranış için insanoğlu ve diğer canlılardaki tek motivasyondur. “Klasik” birey merkezli terapi bakımından, insanlardaki kendini gerçekleştirme eğilimi organizmayı (insanı oluşturan biyokimyasal, fizyolojik, algısal, bilişsel ve kişiler arası davranış alt sistemler) artan bağımsızlık ve ilişkiler geliştirme yönünde ateşler. Bu başlangıçta çelişki gibi görünebilirken, gerçekte sadece psikolojik olarak özgür olan bir insanın açık ve dürüst bir ilişkiye doğru yol alması söz konusu olabilir. Ek olarak, insanda özgürce ilişki kurma eğilimi vardır, öyle ilişkiler ki karşılıklı yarara ve eşitliğe dayanır, ve manipülasyon yoktur. Bunun böyle olmasının bir nedeni de insanların doğuştan sosyal varlıklar olması ve böylece optimal koşullarda, kendini gerçekleştirme eğiliminin kişiyi sosyal davranışa itmesidir.

***


Rogers’ın teorik açıklamalarından aldıkları ile Sanders (2006) birey merkezli kişilik teorisinin karakteristiklerini ortaya koyar:

  • Fenomenolojik bir teori: Öznelliği, bireyin deneyimsel dünyasını vurgular.
  • Algısal bir teori: Bireyin gerçekliği dünyayı algılamasına dayandığından, algıdaki değişim deneyimdeki ve davranıştaki değişime neden olur.
  • Hümanist bir teori: Natüralistik felsefeye dayanır ve her türlü doğaüstücülüğü reddeder. Temelde akıl ve bilime, demokrasi ve insan şefkatine dayanır.
  • Bütüncül bir teori: Organizma merkezdedir, insanlar kendilerini oluşturan parçaların toplamıdır(fazlası?).
  • Potansiyelin gerçekleştirilmesi, gelişim odaklı bir teori: Birey merkezli terapideki iyileşme metaforu “tedavi” veya “tamir” veya “yeniden programlama” değildir, yeni bir varoluş şekline doğru olgunlaşma ve gelişmedir.
  • Süreçsel bir teori: Ne kişilik ne de kendilik sabit şeylerdir, insan olmak bir süreçtir, bir durum değildir.

***

Birey merkezli teori ile ilgili en yaygın yanlış varsayımlardan biri, uygulanışının birey merkezli terapiyi tanımladığı üç “temel koşul”un olmasıdır (Bunlar sıklıkla “empati”, “işbirliği”, “kabul” veya “koşulsuz saygı” olarak adlandırılır.)

Bu böyle değildir. Terapötik değişim için gerekli ve yeterli koşullarla ilgili ünlü hipotez 6 ifadeyi içerir. Rogers’a göre (1957) bu koşullar:

1.İki kişi psikolojik temas halindedir.

2.Danışan olarak adlandıracağımız birinci kişi; çatışma, zedelenebilirlik veya kaygı halindedir.

3.Terapist olarak adlandıracağımız ikinci kişi; çatışma halinde değildir veya ilişkiyle bütünleşmiştir.

4.Terapist danışana karşı koşulsuz saygıyı deneyimler.

5.Terapist danışanın içsel referans çerçevesini empatik anlayışla deneyimler ve terapistin işi bu deneyimi danışana iletmektir.

6.Terapistin empatik anlayışının ve koşulsuz saygısının danışana iletilmesi asgari düzeyde başarılmıştır.

Rogers der ki, eğer bu koşullar varsa, olumlu değişim terapistin kuramsal yöneliminden bağımsız olarak gerçekleşecektir.

***

“Temel” koşulların olduğu varsayımı kişilerin sanki sadece bu üçü önemliymiş veya bir şekilde bunların daha önemliymiş gibi davranmalarına, yazmalarına ve düşünmelerine yol açmıştır. Aslında koşullar arasında ne Rogers’ın orijinal hipotezinde ne de sonraki yazılarında önem sırası belirtilmemiştir.

***

Sanders’ın dediği gibi,Rogers’ın gerekli ve yeterli koşullarından olan, terapist ve danışan arasında var olan “temas”veya“psikolojik temas”ın gerekliliği,terapi ile ilgili çoğu kitapta ve sıklıkla birey merkezli terapistlerin eğitiminde tutarlı bir şekilde göz ardı edilmiştir. Bu önemli bir göz ardı ediliş gibi görünüyor çünkü terapinin başarısı danışan ve terapist arasındaki ilişkinin varlığına bağlıdır. Rogers (1959) tanımlarında bu durumu netleştirir:

“Temas: İki kişi, her biri diğerinin deneyimsel alanında algısal veya subliminalgısal (subceived) fark yarattığında, psikolojik temas halindedirler veya ilişkide olmak için asgari gerekliliğe sahiptirler.”

Bunu anlamanın başka bir yolu; terapinin başarıya ulaşması için, terapiye dahil olan insanlar, belli derecede veya belli seviyede, birbirinin varlığının farkındalığında olmalıdır (bilinçli bir şekilde olmasa bile) ve bu farkındalık bir ilişki oluşturur. Rogers (1957) yazar ki:

“Birinci koşul belirtir ki asgari ilişki, psikolojik temas var olmalıdır. Hipotezime göre anlamlı kişilik değişimi bir ilişki içinde olunmadığı takdirde oluşmaz.”

İnsanlar doğuştan ilişkisel varlıklar olduğu için, psikolojik temasa karşı güçlü bir ihtiyaç duyarız. Warner (2002) vurgular ki “psikolojik temastaki orta seviyede artışların bile danışanlar için büyük kişisel ve psikolojik değeri vardır.” Başka bir insanla temas, ayrı oluş yerine var oluş hissi, geçici de olsa, kaygıyı ve varoluşsal yalnızlığı azaltabilir. Temas kavramı ile ilgili keşiflerinde Wyatt ve Sanders(2002) Rogers okumalarına dayanarak vurgular ki “iki insan arasındaki asgari bağlantı, henüz ilişkide olduklarını söyleyemediğimiz zamandaki, şudur:

“İkisinin de birbiri ile temas halinde olmak için “arzu” ve “niyeti” vardır. Bu, mindfulness’ın (bilinçli farkındalık) ilişkinin gerekli bir ögesi olduğunu ima eder, başka bir deyişle her birey diğerinin farkındalığında algılanabilir bir etki yaratmalıdır.”

***

Klasik birey merkezli yaklaşıma göre temas ya vardır ya da yoktur (Sanders’ın (2006) ya hep ya hiç, aç kapat şeklinde açıkladığı gibi). Diğerleri ise temasın seviyelerinin varlığını veya farklı tip temasların ve derecelerinin olduğunu tartışmışlardır. Cameron (2003)temasın farklı derinliklerde olduğunu düşünmüştür:

“Temasın derinliği mekanik ve cansız bir terapötik ilişki ile enerji dolu ve katılımcı terapötik ilişkinin farkını ortaya koyar.”

İki bölümde temasları adlandırmıştır ve dört seviyede psikolojik teması açıklamıştır.

Temel temas: Karşılaşma, kişilerin karşılıklı olarak birbirlerini algıladıkları ve birbirlerinden etkilendikleri belki de en ilkel çeşit temas.

Bilişsel temas: Anlamları paylaşmakla ilgilidir, zihinsel süreçleri ve belli seviyede karşılıklı anlayışı içerir.

Duygusal temas: Daha yakın olmaktır, kişinin kendi duygularına açıklığı ve karşıdakinin duygularını alma ve bunlara cevap vermeye istekliliktir.

İncelikli temas: Yakınlık veya var olmayı, hassasiyeti hatta ilişkisel derinlikte çalışmayı içeren temas.

***

Koşulsuz saygının gerekliliği başka bir şekilde de zordur. Bu koşulda ve gerekli ve yeterli koşullar hipotezinde, birey merkezli terapi için “gerekli paradokslardan” biri var gibi görünüyor. Hipotez değişim hakkında; terapistlerin danışanlarında değişime önayak olmak gibi bir hedefi var gibi görünüyor yine de 4. Koşul danışanı olduğu gibi kabul etmeyi gerektiriyor. Terapist tarafından danışanın değişmesine dair bir beklenti veya gereklilik olamaz çünkü bu danışanı kabul etmemek anlamına gelecektir. Freire (2001) “koşulsuz kabul paradoksunu”, “kişinin değişebilmesi için kendini kabul etmesi gerekir.” şeklinde sunar. Danışanın kendini kabulü terapistin onu kabulüne bağlıdır. Freire koşulsuz kabulün birey merkezli terapideki rolünü özetler:

1. Terapistler danışanlarını değiştirmeye çalışmazlar. Danışanın deneyiminin koşulsuz kabulü terapistin tek hedefidir.

2.Terapist danışanın kendini gerçekleştirme eğilimine ne kadar güvenebilirse, danışana karşı koşulsuz saygıyı o kadar deneyimleyebilecektir.

3.Terapistler koşulsuz saygıyı danışan kendine karşı koşulsuz saygıyı deneyimleyene kadar deneyimlerler.

Bu maddeler birey merkezli terapistlerin danışanlarının değişmeleri yönündeki herhangi bir arzu ve talebin peşini bırakmaları gerektiğini ve devamlı olarak koşulsuz saygı durumunda olmalarını söyler.

***

Rogers’a göre empatik olmak şu şekilde tanımlanır:

“Danışanın özel dünyasını sanki kendininkiymiş gibi duyumsamak, fakat “sanki”yi asla kaybetmeden.”

Empatik olmak ötekinin içsel referans çerçevesini doğru bir şekilde algılamak, aynı zamanda onun tarafından yutulmamak veya bunalmamaktır. Sanders (2006) ötekinin dünyasını algılamak ile deneyimlemek arasında faydalı bir ayrım yapar.

“Başkasının acısını, korkusunu ve neşesini “hissedemem”. Yine de düşünce ve duygularını doğru şekilde görebilirim ve anlayabilirim.”

Duyumsamak ve bunu danışana iletmek terapideki empatik süreci oluşturan şeydir. Pasif bir şekilde duyumsamak ve anlamak yetmez, doğru anlamak da gerekir. Rogers sonraki bir makalesinde (1975) empatinin zengin bir tanımını yapar:

“Öteki ile empatik durumda olmanın farklı yüzleri vardır. Bu kişinin algısal dünyasına girmek ve orada evindeymiş gibi olmaktır. Ötekinin içinde akan ve değişen anlamlara, korkuya, öfkeye veya hassaslığa veya kafa karşıklığına veya neyi deneyimliyorsa ona, an be an duyarlı olmayı içerir. Geçici olarak onun hayatını yaşamak, yargılamadan içinde dolaşmak, hemen hemen farkında olduğu anlamları duyumsamak, fakat kişinin tamamen farkındalığı dışında bulunan duyguları ortaya çıkarmaya çalışmamak (bu fazla korkutucu olur) anlamına gelir. Onun dünyası hakkındaki duyumsamalarınızı, kişinin korktuğu ögelere taze ve korkmayan gözlerinizle bakarak iletmeyi içerir.”

Bu çok fazla şey istemektir ve Rogers empatik olmanın ne derece zor ve talepkar bir görev olduğu ile devam eder.

“Güçlü fakat incelikli ve nazik bir var olma biçimi.”

Empati böyledir ama ötekiyle gerçek bir teması içerdiği için aynı zamanda ödüllendirici bir deneyimdir.

***

Benlik kavramı; her ne kadar bir çok bakımdan akışkan, değişken ve “organizma kavramı daha önemlidir.” şeklinde tanımlanmışsa da, birey merkezli gelenekte bile eleştirilmiş, sorgulanmış ve eksik bulunmuştur. Örneğin Holdstock (1993) birey merkezli benlik kavramının diğer kültür ve paradigmalarda algılanış şeklinin hesaba katılması amacıyla yeniden düzenlenmesi gerektiğini söyler. Benlik kavramının diğer kültürlerdeki durumu hakkında Holdstock:

“Genişletilmiş benlik kavramı, ölmüşleri, hayvanlar alemini, bitkileri ve cansız nesneleri bile içerebilir. Güç ve kontrol kişinin içinde yatmaktan çok, kişinin içinde bulunduğu kuvvet alanları içinde bulunur.”

diye yazar. Ardından, diğerleri bu meydan okumaya cevap verdiler. Kısaca, benliğin tek başına, sınırları olan ve bir şekilde dünyadan ayrı bir şey olup olmadığı sorgulandı. Önerilen ise sadece diğer insanlarla değil çevreyle birbirine bağlı bir “ilişkisel” benlik oldu. Örneğin Mearns ve Cooper (2005) insanların “temelde ve koparılamaz şekilde diğerleri ile bağlı olduklarını” tartıştılar ve Cooper (2007) “insanların sosyal, politik ve tarihsel bağlamlarına temelde bağlı olduklarına ve bundan ayrılabilir olmadıklarına” dikkat çekti. Bohart’a göre (2013) çatışma yoktur ve

“Rogers’ın benlik kavramı”nı kültüre bağımlı algılamak onu yanlış anlamaktır. Bu böyledir çünkü Rogers’ın benliğe bakışının, kavramsal bir harita olarak, bağlı ve sosyosentrik ögeleri içermemesi için bir neden yoktur.”

İlişkisel yönlerin farkındalığı ve bunlara yönelik vurgu ve Rogers’ın kişileri “bireyci” gördüğü orijinal kişilik ve gelişim teorisine eklenmesi, Mearns ve Thorn’un (2000) “sosyal dengeleme” sürecini ortaya atmasına neden oldu. Sosyal dengeleme kendini gerçekleştirme eğilimine karşı “kısıtlayıcı kuvvet” veya “denge mekanizması” olarak Mearns ve Thorne (2007) tarafından ortaya atıldı. Fikir, insanların ilişkide olmasından ve kendini gerçekleştirme eğiliminin özgür, dengelenmemiş, yönetilmeyen bir şekilde ifade edilmesinin kişiye zarar verebileceğinin fark edilmesinden köken aldı. Kısıtlayıcı kuvvetin çalışma şekli, bireyin sadece tam fonksiyonlu şekilde çalışmasını değil, içinde bulunduğu sosyal bağlamı da koruyup kollayacak muhtemelen zenginleştirecek şekilde davranmasını sağlamaktır. İleri düzeyde gelişimin temeli budur. Mearns ve Thorne teoriyi geliştirmelerini şu şekilde ifade ettiler:

“Birey hayatındaki diğer insanları kendilerini koruma ve gelişimleri bağlamında hesaba katar.”

***

Ön-terapi (pre-therapy), psikoterapinin genelde anlaşılan şekline geçmeden önce yapılan, insanlarla çalışmanın saygılı bir yoludur. Yani en azından orijinal biçiminde, tam bir terapi değildir ama terapiye hazırlıktır. Ön-terapinin öncelikli amacı, Rogers tarafından yapıcı kişilik gelişimi için ilk gereklilik olarak adlandırılan ve karşılıklı bir ilişkinin kurulmasının önkoşulu olan, psikolojik teması onarmaktır. Ön-terapi, ögeleri aşağıda olan temas teorisi ile desteklenmiştir.

1.Temas işlevleri – danışanın süreci.

Temas zorluğu yaşamayan insanların aşağıdakileri yapabildiği varsayılır:

  • “gerçeklikle temas” veya insanlar, nesneler, yerler ve karşılaşılan olaylarla ilgili farkındalık.
  • “duygusal temas” veya hisler ve duygular hakkında farkındalık
  • “iletişimsel temas” veya kendilerine veya çevrelerine deneyimlerini dil vasıtasıyla sembolize ve temsil edebilme.

2.Temas yansıtmaları – terapistin tepkileri.

Bunlar özünde terapistin veya temas çalışanının danışanla temas sağlamak için yaptığı şeylerdir. Temas yansıtmaları 5 türlüdür. Bunlar:

  • Durumsal yansıtmalar: gerçeklik teması sağlamak için paylaşılan çevreyle ilgili şeyleri (insanlar, yerler, olaylar ve nesneler) yansıtmaktır. Örneğin, “Yerde oturuyorsun. Zemin kırmızı.”
  • Mimik yansıtmaları: Kelimelerle açıklamak veya danışanın yüz ifadelerini taklit etmek. Bu duygusal temas sağlar. Örneğin, “Gözlerinden yaş geliyor.”
  • Beden yansıtmaları: Gerçeklik veya duygusal teması sağlamak için danışanın kelimelerini yansıtmak veya vücut dilini, vücut postürünü taklit etmek. Örneğin, danışan kolunu kaldırdığında terapistin de kolunu kaldırması.
  • Kelime kelime yansıtmalar: Ne kadar saçma ve mantıksız olursa olsun, danışanın kelimelerini aynen tekrar etmek. Bu iletişimsel teması geliştirir.
  • İteratif yansıtmalar: Cevap alınan yansıtmaları tekrarlamak, diğer bir deyişle işe yarıyorsa tekrar yap.

3.Temas davranışları:

Danışanın kendini ifade edebileceğini veya başkası ile temas kurabileceğini gösteren davranışlar. Bunların önemli olduğu noktalardan biri ön-terapideki değişimin ölçüsü olmalarıdır. Temas teorisi Sanders (2007) ve Van Werde ve Prouty (2007) tarafından genişletilmiştir.

***

BİREY MERKEZLİ TEORİNİN İNSAN GELİŞİMİNDE İDEAL BİR NOKTAYI ÖNERDİĞİ VE BUNUN TERAPİDE YANSIMALARI OLDUĞU İDDİASI DOĞRU DEĞİLDİR

Birey merkezli terapi, insanların özünde iyi olduğuna, doğru koşullar altında yapıcı bir şekilde gelişeceklerine ve ideal bir duruma ulaşacaklarına dair inancı örtük olarak desteklediği için eleştirilir. Bu eleştirinin merkezinde gerçekleştirme eğilimi vardır. Varsayılır ki gerçekleştirme eğilimi insanı ideal ve nihai bir noktaya götürür ve bu da “kendini gerçekleştirme” durumudur veya tam işlevsel insandır ki bu da bireyin potansiyelinin ve başarısının zirvesidir. Buna rağmen, birey merkezli teoride kullanıldığı zaman, kendini gerçekleştirme Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ihtiyaçların doyurulması ile oluşan zirve durumundan farklı bir kavramdır.

Birey merkezli terminolojide, kendini gerçekleştirme bir süreçtir, bir durum değildir. Ek olarak, bu sadece bireyin “benlik” olarak tasvir edilen, tüm insanın veya organizmanın bir alt sistemi için geçerlidir. Aynı zamanda benlik-kavramı denen bu alt sistem, adı üzerinde, insanların kendilerini nasıl gördükleri ve/veya yapılandırdıklarıdır. Ayrıca Tolan ve Wilkins’in öne sürdükleri “benlik-yapılanması” vardır, benlik kavramı (bireyin kendini nasıl gördüğü) artı bireyin genelde dünya ile ilgili değer ve inançları ancak bu da değişkendir.

Kendini gerçekleştirme ne terapinin ne de normal, sağlıklı yaşamın bir hedefidir ve illa ki işlevsel yaşamakla sonuçlanmaz çünkü bu benlik-kavramının korunması ile ilgilidir. Ek olarak, kendini gerçekleştirme süreci, gerçekleştirme eğilimi ile çatışma içinde olabilir. Örneğin, olumlu özsaygı ihtiyacı veya ötekilerden onay ihtiyacı, organizmayı gerçekleştirme için olumlu değeri olan deneyimden daha zorlayıcı olabilir.

***

Yüzeysel olarak, birey merkezli terapinin uygulanışı danışanın sözlerini papağan gibi tekrar etmekten biraz daha fazlası gibi görünebilir. Bazen buna “yansıtma” denir. Bu bazı yönlerden talihsiz bir terimdir. Danışanın söylediğini temsil eden bir terapistle karşılaşıldığında, terapist karşısındakine ayna tutarak danışanın ne söylediğini daha iyi anlamasına yardımcı olabilmesine rağmen, birey merkezli terapistlerin niyeti bu değildir. Rogers, tepkilerini danışanın referans çerçevesi ile sınırladığında amacının “duyguları yansıtma”ya çalışmak olmadığını, amacının danışanın iletişimini doğru duyduğunu ve anladığını kesinleştirmek olduğunu söylüyordu. Bu tür “yansıtıcı” tepkilerde terapistler örtük olarak şu soruyu sorarlar: “Seni anladım mı? Deneyimlediğin şey bu mu?” Ek olarak, bu tür tepkiler kabul edici bir şekilde yapıldığında terapistin referans çerçevesinden

“Deneyimlediğin duyguları, anlattığın olayları ve şu anda senin gibi olmanın nasıl olduğunu anlıyorum ve bu bilgi seni insan olarak değerli görmemi değiştirmiyor.”

şeklinde örtük bir iddiayı barındırır. Tabi ki, birey merkezli terapistler sadece duygu ifadelerini yansıtmazlar, düşünceler, bedensel duyumlar, fanteziler, anılar gibi ifadeleri de yansıtırlar. Birey merkezli terapistlerin “yansıtma” yaparken tam olarak ne yaptıkları aslında oldukça karmaşıktır ve basitlikten uzaktır. Aslında Rogers Shlien’den alıntı yaparak der ki,

“Doğru ellerde, yansıtma “virtüözün elindeki enstrumandır.” “

Yansıtma birey merkezli terapinin kalbidir çünkü yansıtma yönlendirici olmamak ve terapistin koşullarını iletmekle ilgilidir. Eğer yansıtma yaparken terapistin niyeti danışana ayna tutarak kendilerini görebilmelerini sağlamaksa (bunun sonucunda bir şey olacağı düşüncesiyle) o zaman, olan şey danışanın deneyimini anlamak, bunu empati ve koşulsuz saygı ile iletmekten çıkar ve terapistin referans çerçevesinden tepki vermeye dönüşür. Bazı durumlarda “aynalama” tepkileri terapistin, danışanın söylediğine inandığı şeyi, danışanın duyması/görmesi gerektiğine dair bir karar almasıdır. Bu aslında danışanlara yolculuğunda yol arkadaşı olmaktan çok danışana müdahalede bulunarak algısal dünyalarından çıkmalarına ön ayak olmaktır. Buna rağmen, terapistin niyeti danışanın neyi deneyimlediğini algılayıp algılamadığını kontrol etmek ve empati ve koşulsuz saygı sunmaksa bu yönlendirmeyen tutumun uygulanmasıdır.

***

Güvenin kurulması

Birey merkezli terapi güvene dayanır. Öncelikle aksiyom olarak bireyin değerli olduğu ve potansiyelini gerçekleştirmek amacıyla gerçekleştirme eğilimi ile motive olduğuna dair temel güven vardır. Diğer bir deyişle, uygun koşullarda danışanların ihtiyacı olan şeyleri, ihtiyaç duydukları zaman yapacaklarına dair danışanlara güvenilmelidir. (Birey merkezli terapist için temel gereklilik ötekinin potansiyeline duyulan bu güvendir. Bu yaklaşımda eğitilmenin ve kişisel gelişime vurgunun amacı budur.) Gerekli ve yeterli koşullara inanmak birey merkezli terapi için temeldir. Bundan sonra terapi sürecine güvenmek gelir. Bazen bu üstünkörü bir şekilde “sürece güvenmelisin” şeklinde ifade edilir ancak bu “bırakınız geçsinler” şeklinde bir tutumun yeterli olduğunun ima edildiği şeklinde düşünülmemelidir.

Tudor ve Merry’nin dikkat çektiği gibi aynı zamanda güvenin kendisinin de bir süreç olduğunu düşünmek gerekir. Sürece güvenmek; kendini tam vermek, ne olduğunu anlamak ve kolaylaştırıcı olmaktır. Yine de akılda tutulmalıdır ki, birey merkezli terapinin işe yaraması için terapistlerin danışanlarına, sürece ve kendilerine güvenmeleri gerekir. Fakat danışanın aynı ögelere aynı derecede güveniyor olması gerektiği de bir gerçektir. İlk geldiklerinde, danışanların terapiste, terapi sürecine ve özellikle kendi organizmik deneyimlerine gerçekçi bir güven duyuyor olmaları pek mümkün değildir (aksi halde terapiye ihtiyaçları olmazdı). O halde “güven oluşturma” terapötik ilişkinin erken evrelerinde çalışılması gereken bir şeydir. Terapötik ilişkide güven önemlidir çünkü daha açık olmayı ve daha az savunmacı olmayı sağlar. Güven değişimin başlatıcısıdır.

Gelgelelim güven terapistin iradesi ile danışanın içinde oluşturabileceği bir şey değildir. Bir klişe kullanmak gerekirse, güven kazanılmalıdır ve birey merkezli terapistlerin bunu yapma şekli güvenilir olmaktır. Güvenilirlik terapist koşullarının, saydamlık (“göründüğüm gibiyim”), koşulsuz saygı (“seni olduğun gibi görüyorum ve kabul ediyorum”) ve empatik anlayışın (“senin gibi olmanın ne demek olduğunu doğru bir şekilde algılıyorum”) bir sonucudur. Bu tutumlar ışığında danışanlar, terapistin kendilerini bir şey yaptırmak için manipüle etme niyetinin olmadığını ve kabulun şarta bağlı olmadığını anlama sürecine girerler.

***

Kendini koşulsuz kabulü geliştirmek

Her birimizin ötekine koşulsuz kabulü sunma derecesi, kendimizi kabul etme yeteneğimizle doğrudan bağlantılıdır. Her ne kadar çoğumuz birey merkezli terapi eğitimine başlarken kendimizi kabul edici insanlar olarak düşünsek de, tam da bu nedenle, koşulsuz kabul terapötik tutumlardan geliştirmesi en zor olanıdır. Etkili olacak şekilde taklidi yapılamaz ve tolerans (bir şeye sabırla dayanma veya izin verme yeteneği) koşulsuz kabulün yerini alamaz. Birey merkezli terapist rolünde etkili olabilmek için öz-saygıya ihtiyacımız vardır. Bozarth’a göre, benlik ile gerçekleştirme eğilimini bütünleştiren şey kendini koşulsuz kabuldür. Bunun sonuçlarından biri yadsıma ve çarpıtma savunmalarının zayıflaması ve gevşemesi, ve öz-değer koşullarının düzeltilmesidir. Terapötik ilişki bağlamında, danışanın malzemesine karşı terapistin savunmacı tepkileri terapötik ilişkiyi bozduğu için, birey merkezli terapistlerin (ve diğer çeşit terapistlerin) kendilerine karşı koşulsuz kabule sahip olmaları yani kendilerine karşı onay, saygı ve içtenlik hissetmeleri gereklidir. Ötekine karşı koşulsuz kabul; herkesin yaptığı şey için, olduğu şey için bir nedeni olduğunu ve her birimizin koşulları deneyimlerken en iyi seçimi yapmamızı sağlayan gerçekleştirme eğilimiyle teşvik edildiğimizi anlamaktan geçer.

***

Birey merkezli teorinin insan doğası hakkında gereksiz bir iyimserlikle insanın temelde iyi olduğuna dair bir görüşü içerdiği ve bunun da yıkıcı içgüdüleri safça önemsiz bulmaya ve terapide meydan okuma ve yüzleştirmeden kaçınmaya yol açtığı doğru değildir.

Birey merkezli teorinin insanları “özünde iyi” gördüğü hakkında yaygın bir görüş var. Farz edilen bu varsayım, insanların gözlenen davranışlarının ışığında eleştirilir. Örneğin Nazi Soykırımını, Kamboçya’daki ölüm tarlalarını, bir çok etnik temizliği yapanlar nasıl temelde iyi kabul edilebilir? Kirschenbaum ve Henderson’da (1990) Rogers ve Rollo May arasında geçen ve bu konuya değinen bir tartışma var. Rogers dünyada geniş çapta yıkıcı, zalim ve kötü niyetli davranışla karşılaşılsa da, insanları özünde kötü bulmuyor. Fakat, bu insanların özünde iyi olduğunu söylemekle aynı şey değil. Shilen ve Levant’ın vurguladığı gibi “biz temelde hem iyi hem kötüyüz.” Her ikisi de teori tarafından varsayılmıyor, ama değişim potansiyeli varsayılıyor. Özünde iyilik konsepti birey merkezli teorinin klasik önermelerinde herhangi bir rol oynamaz. Üstelik, “İnsan doğasına dair”de Rogers insanın ne “olmadığını” değerlendiriyor:

“İnsanı temel doğasında “temelde saldırgan, antisosyal, yıkıcı, kötü” olarak anlamıyorum. İnsanı temel doğasında, tamamen doğasız, üstüne her şeyin yazılabileceği bir boş levha olarak veya her şeklin verilebileceği bir macun gibi anlamıyorum. İnsanı özünde mükemmel bir varlıkmış, hazin bir şekilde toplum tarafından eğilip bükülmüş ve yozlaştırılmış olarak anlamıyorum. Deneyimlerimle insanın türe özgü karakteristikleri olduğunu anlıyorum ve bu karakteristikleri zaman zaman betimleyen terimler şunlar: “pozitif, ileriye giden, yapıcı, realist, güvenilir” ”

Rogers açıkça insanların özünde kötü olmadığını söylüyor, insanların “iyi” olduğunu onaylamıyor. Rogers’ın sözleri ahlaki bir yargı iması değildir, gözleme dayalı sonuçlardır, arzu edilen veya hayran olunacak özelliklerin ilanı değildir. “Özünde iyiliğe” dayanan argümanlar gerçek değildir, ne söylenmiştir ne de ima edilmiştir. Öncelikle Rogers insanın biyolojik ve psikolojik doğasına hakkında açıklamada bulunuyor: Yapıcıyız ve gelişime, ilerlemeye ve potansiyelin gerçekleştirilmesine eğilimliyiz. Buna rağmen birey merkezli teori insanların değerli olduğunu öne sürer ama bu bile “iyiliği” ima etmez. Yapıcı, güvenilir, değerli olmak özünde ve doğuştan aziz olunduğu anlamına gelmez. Birey merkezli teorideki hiçbir şey terapistleri kıskançlık, canice öfke, karamsarlık veya nefretin kaçınılması gereken duygular olduğu sonucuna götürmez. Bunlar da insanın normal duygu repertuarındadırlar ve terapi ve kendi bağlamımızda bunlarla karşılaşılır. Yine de bir kişi cani, intikamcı veya sadist hissediyorsa bu onun insan olarak değerini değiştirmez. Bazen bu tür duygular terapiste yöneltilir, bu olduğunda bunlarla karşılaşılır, bunlar kabullenilir ve üzerinde çalışılır. Birey merkezli yazarların “negatif” duygulara sıklıkla atıf yapmasına rağmen bunları inkar ettiğimiz ve bunlardan kaçındığımıza dair efsanenin devam etmesi beni şaşırtıyor. Terapistin oluşturduğu koşullarda, birey merkezli terapistlerin elinde danışanlarla temas ve güçlü, negatif ve utanç verici duyguların ifadesi için güçlü bir araç var. Danışanlara şu şekilde ulaşabilirler:

“Şu an cani duygular hissettiğini biliyorum, hatta bunları içimde bile hissediyorum. Bu beni korkutmuyor ve seni insan olarak değerli gördüğüm gerçeğini değiştirmiyor.”

Bu genelde kelimelerin ötesinde meydana gelir fakat tam da bu nedenle güçlüdür. Kuram ve deneyim beni bu sayede yıkıcı içgüdülerle, negatif ve utanç verici duygularla daha derin bağlantılar kurulabileceği bilgisine götürdü. Bu bağlantı derinden hissedildiğinde ve açıkça ifade edildiğinde bir çeşit değişim genelde ortaya çıkar.

Çeviri: Engin Özçiçek

Image